Tolstoy – Üç Ölüm

Bir atın ağzından anlatılan ilk bölümde tartışılan olgu, doğum, yaşam ve ölüm. İlk bölümde anlatıcı olan at, doğduğundan itibaren edindikleri ve bu edindiklerinden yaptığı çıkarımlara geniş yer veriyor. Bu edindiklerinden çıkarım yaparken de kaçınılmaz olarak ortaya çıkan duygu ise sahiplik duygusu. Atın düşüncesine göre birinin attan bahsederken iyelik eki kullanması uygunsuzdur, çünkü herhangi bir canlı, birinin malı olarak adlandırılamaz. Anlatıcı olan at hikâyesini anlatırken asıl meselenin kendisine işkence eden insanoğlu karakteri olduğunu anlatıyor.

Alyoşka. Hayatını çevresindekilere adamış ve ailesine yardımcı olmak adına hayatından taviz veren bir karakter. Ailesinin maddi durumu kötü olması onu kırbaçlayan bir sebep haline geliyor. Her türlü işe koşuyor, her işi zevk alarak ve hızlıca, peşi sıra diğer işe geçerek yapıyor. Bunların hepsini yaparken ailesinden uzak olması onu zorlayan bir şey mi zorlamayan bir şey mi belli değil. Bir tüccarın yanında çalışan Alyoşka’nın karakterinden ötürü ailenin tüm yükünün onun üzerinde olması sürpriz değilken tüccarın yanındaki işlerin tamamının Alyoşka’nın sırtına yük olması hiç şaşırtıcı değil. Alyoşka evlenmek isterse eğer, ailesinin itirazına biat ederek işine dönen bir karakter var karşımızda. Çevresindeki insanlara yardımcı olabilmek tek amacı; ne kadar gerçekçi olmasa da hayatı pahasına bu yardıma devam ediyor. İş kazasını dahi metanet ile karşılar Alyoşka; ona göre işin fıtratı bu.

Üçüncü ve son bölümde ise ölüm korkusu yaşayan bir kadın karakter mevcut. Zengin bir kadın olan tanımlanan Matryoşa, ölümün eşiğindedir. Akciğer rahatsızlığı nedeniyle ölüm döşeğinde olması, ölüme alışmanın erken evrelerinden olan kabullenmeme evresini yaşamasına sebep oluyor. Matryoşa, eğer ülke değiştirirse bu hastalıktan kurtulacağına kendisini inandırır. Kocasını ve doktorunu yanına alır; Moskova’ya varmaya uğraşır. Doktorun bu akıl almaz düşünceye itirazlarını reddeder; ısrarla iyi hissettiğini söyler. Tahmin edilebileceği üzere trajedi ölüm ile sonlanır. Bölümde vurgulanan şey, kişinin inkâr etmesinin ne boyutlara ulaşabileceğidir.

Bölümlerin olgularını anlatmak gerekirse, ilk bölümde bahsedilen, anlatıcı olan atın kendisine yapılan işkenceleri anlatırken, insanın kendinden başka bir canlının varlığını dikkate almaması ve bu işkenceleri sıradan görmesi olarak özetlenebilir. İkinci bölüme geldiğimizde ise Alyoşka kişisinin doğduğu andan itibaren kendi iradesinde karar verememesi, başkalarının söylediklerini yapması, başkasının söylediği tüm şeylere biat ederek söylenenleri yapılması gereken olarak görmesi ve tüm bunların ilahi gücün uygun gördüğünü düşündüğü için olduğunu sanması, sakatlanıp ölmesini normal karşılamasına yol açar. Üçüncü bölüm ise tam olarak ikinci bölümün tersidir denilebilinir. Alyoşka nasıl ölümü çok normal karşıladıysa, Matryoşa tam olarak ölümü reddeder. Ölüme çare arar. Fakat ölüm, trajedi ya bu, er ya da geç herkesi bulur.

Advertisements

İzmir Selçuk Belediyesi Kültür ve Gençlik Yarışması 193 Sıra Numaralı Proje

This slideshow requires JavaScript.

Her kentin kendine özgü bir karakteri vardır. İklimine, topografik özelliklerine, yapılaşma dokusuna ve hatta içinde barındırdığı insanların davranışlarına kadar birçok unsur kent karakterinin belirleyicileridir. İzmir kentinin Selçuk ilçesi sıcak iklimi, düz arazileri, insan ölçeğiyle uyumlu yapıları ve yaya ulaşımı destekleyici yapısıyla kendi karakterini ortaya koymaktadır. Bütün bu unsurlar, sunulan kültür merkezi yapısı için en belirleyici tasarım kararlarına etken olmuşlardır.

Kentin sunduğu açıklıklar en önemli bilgi katmanlarından biridir. Bu açıklıklar (sokaklar, caddeler, parklar, kamusal alanlar vb…) birçok anlamda kent akslarını oluştururlar; çünkü kentteki yaya yönelimini kontrol eden aslında açıklıkların kendisidir. Sunulan tasarım önerisinde araziye birebir oturan kütle, açıklıkları esas alacak şekilde manipüle edilmiştir. Bu sayede kütlenin cephesindeki süreklilik kırılmış, bu kırılma noktalarından da yapıya yaya akışı sağlanmıştır. Yapının caddelerden bakıldığındaki perspektiflerine çalışılmış, davetkâr olmasına özen gösterilmiştir.

Tasarlanan yapının kütle yönelimi de kentteki açıklıklarla ilişkilidir. Sunulan tasarım, büyük ve kapalı bir tekil kütle olmaktansa İzmir’in uygun iklim koşullarını kullanmış ve parçalı kütleleri açık alanla birbirine bağlamıştır. Bu durum hem zemin katta kayda değer bir serbestlik yaratmış, hem de farklı fonksiyondaki mekânların kütlesel olarak birbirinden ayrışmasını sağlamıştır. Kütleler kentin dolu-boş ilişkisi göz önünde bulundurularak konumlandırılmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi caddelerden bakıldığındaki kütle algıları tasarlanmıştır. Ana kütle olan gösteri salonu, özellikle Kubilay Caddesi ve İstiklal Caddesi kesişimi perspektifinde vurgulanmıştır.

Açık ve kapalı alanlar arasında dengeli bir ilişki kurulması kentin iklimsel karakterine cevap vermektedir. Sıcak iklim koşullarının pozitif etkileri bu şekilde yapıya yansıtılırken, negatif etkilerinden de arınma yolları aranmalıdır. Batı güneşinden korunmak için batıya yerleştirilen kütlelerle duvar etkisi yaratılmış ve bu sayede sıcak yaz aylarında için gölge sağlanmıştır. Ayrıca, yapı çevresi için önerilen ağaçlandırma da gölge yaratan bir başka unsurdur. Var olan ağaçlar olabildiğince korunmaya çalışılmıştır. Korunan ağaçlara ek olarak farklı alanlarda da gölge yaratması esas alınarak ağaç dikimi önerilmiştir.

Ağaçların gölge yaratmasının yanı sıra yeşilin devamlılığı olarak da etkisi büyüktür. Peyzaj önerisi ağaçlandırmayla beraber yeşil akslar yaratmakta, insanı hem yapıya hem de kendine (yani doğaya) yönlendirmektedir.  Arazinin hemen sağında bulunan yeşil sahanın sunduğu yeşil aksın devamlılığının sağlanması da amaçlanan bir vurgudur.

Yapının sirkülasyon alanları da özellikle yayaların kent aksından ve stadyum aksından yönelimlerini hizalamıştır. Üç sirkülasyon alanı ile yayayı yormadan içine alan yapı, araba ulaşımı için de trafik yoğunluğun daha az olduğu İstiklal Caddesinden arabaları rampayla bodrum kata yönlendirmektedir. Bodrum kattaki tesisat odalarının yerleşiminde üst kattaki mekânların sesten etkilenmemelerine özen gösterilmiştir.

Tasarlanan yapının ikonik anlamda da kente etkisi düşünülmüştür. Bir kültür merkezi olarak sunduğu sosyal imkânları, kent dokusuyla uyumu, yaya dostu olması, yeşille bütünlüğü ve kütlesel anlamdaki hafifliği insanların bu yapıyı kültürel bir merkez ve sosyal bir buluşma noktası olarak görmesini öngörmüştür.

Gammaz Yürek (İhtiyarın Gözünden) / Edgar Allan Poe

Gammaz Yürek – Edgar Allan Poe
İhtiyar’ın bakışından.

Genç bir kadınla beraber yaşıyordum. Tanıdığım en gergin insanlardan birisiydi diyebilirim. Miskin kahvaltı sabahlarımızda bile korkunç derecede gergindi. Bir zeytine çatalını batırmaya çalışır, zeytin çatalın altından kaçtığı zaman avını kaçıran bir yırtıcı öfkesi ile zeytine bakardı. Gençlik ateşine verirdim bu sinirini. Doğrusu, hayatım boyunca hiç bu kadar gergin bir genç kadın görmemiştim. Fakat tabii bana dokunmayan yılan bin yaşasın! Bu gerginliğini hiçbir zaman bana yansıtmazdı; ben onu severdim, bu nedenle o da beni severdi. Evden çıkacağı her zaman cebinde parası olup olmadığını sorardım, bir defa olsun kabul etmedi. Ne kadar da dünyevi zevklerden feragat etmiş bir kadın! Son haftamda bana hiç olmadığı kadar iyi davranmıştı. Bahçemle uğraştığım yorgun bir öğleden sonra, elleri ile hazırladığı limonata ne de iyi gelmişti o pişirici sıcakta… Gece yatmadan önce bana mümkün olan en sevecen biçimde iyi geceler dileklerini iletir; sabah yumuşacık sesi ile adımı mırıldanarak beni uyandırıp, geceyi güzel geçirip geçirmediğimi en içten haliyle sorardı. Ne kadar da harika bir kadın! Kara kaşım mavi gözüm için bana bu kadar iyi davranmayacağını bildiğim halde, yıllardır aramız iyi olduğu için, bana fazlasıyla iyi davranmasını hiç sorgulamıyordum. Ama bu kadın gece beni tatlı uykuma yolladıktan sonra gözlerimi kapattığım vakit, her gece aynı kâbusu görüyordum: Şehir merkezindeki büyük meydanın ortasında çırılçıplak vaziyette duruyor, bana delici bakışlar atan yabancı insanlardan gözlerimi kaçırıp bir taraftan da ellerimle mahrem yerlerimi örtmeye çalışıyordum. Üst üste yedi gün boyunca aynı rüyayı görüp, kurmaca da olsa hissettiğim utanç nedeniyle sabahları ter içerisinde uyanıyordum. Sekizinci gece aynı şekilde uykuya uğurlandım. Aynı rüyayı görmeye başladım. Sekiz gün üst üste aynı rüyayı görmek bıkkınlık yaratmıştı. Fakat o gece rüya farklı bir yere yöneldi. Şehir merkezindeki büyük meydanın ortasında çırılçıplak vaziyette dururken, birden etrafımdaki tüm demirler birbirleri üzerinden sesler çıkararak kaymaya başladılar. Başta normal ve müdahale edilmeye gerek yok gibi görünse de demirler ses çıkararak bana doğru ilerlemeye başlamışlardı. O kadar yaklaşmışlardı ki artık bunun bir rüya olduğunu ve demirlerden ancak uyanırsam kaçabileceğimi fark ettim. Nefes nefese uyandım. Boğazımda inanılmaz bir zorlama hissi vardı. Sanırım uyku mahmurluğu ile bağırmış olmalıydım ama ne dediğime dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Bir süre kendime gelmek için yatakta oturdum; kapkaranlık odada zaman kavramından soyutlanmış bir hâldeydim ama sanırım on beş dakika kadar yatakta oturup sakinleşmeyi beklemiş olmalıydım. Kafamı yastığıma geri koyup uyumaya çalıştım. Saçma sapan bir rüya yüzünden tüm uykumu çöpe atmış olmayı hiç istemiyordum. Bunun için artık yaşlıydım. Bir gece uykumu alamamak demek o hafta boyunca kendimde olmamam anlamına geliyordu. Gözümü kapatıp kendimi uyumaya zorladım. Bir süre gözlerim kapalı ama uyanık durumda kaldıktan sonra uykuya daldığımı yine meydanda çırılçıplak kaldığım rüyadan anladım. Artık rüyayı gördüğüm anda uyku durumunda olduğumu fark eder olmuştum. Lanet kâbusu gördüğüm esnada birden odamın kapısının açılışına fırlayarak uyandım ve karşımda tüm şeytanlığı ile genç kadın duruyordu. Tanıştığımızdan beri gergin ama iyi olan bu kadın, karşımda bambaşka birisi gibi duruyordu. Saçları dağılmış, vücudu bana saldırmaya hazır bir zıpkın gibi gerilmiş, üzerindeki pijaması ise dağılmış durumda idi. Gördüğüm sahne karşısında gözlerime inanamadım. Az önce gördüğüm rüyanın rüya olduğunu anladığım rahatlık, genç kadını bu halde gördüğüme inanmamam ile eşdeğer durumdaydı. Kadın birden üzerime atlayıp boğazıma sarıldı. Rüyada olduğum için ölmeyeceğimi bildiğimden dolayı karşı koymadım. Rüya içinde rüya gördüğümü düşünüyordum çünkü bu gerçek olamazdı. Fakat kanımda dolaşan karbondioksit, oksijenden fazla olmaya başlayınca vücudum biyolojik olarak irkildi ve o an bir can havli yaşadığımı ve başıma gelenlerin rüya olmadığını fark ettim. Gerçekten de genç kadın benim boğazıma sarılmıştı ve sıktıkça sıkmaya devam ediyordu. Anlamak için geç kaldığımdan dolayı ne bağıracak, ne karşı koyacak gücüm kalmamıştı. Kadın boğazımı sıktıkça sıkmaya devam etti ve pes ettim. Bıraktım. Bir taraftan gözlerim karıncalanırken, diğer taraftan başıma çok ciddi bir ağrı girmişti. Vücudumda en ufak bir hareketlilik potansiyeli dahi hissetmiyordum. Mutlak bir felç idi bu. Sanırım ölüm böyle bir şey idi. Mutlak bir karanlık, sessizlik, hareketsizlik. Genç kadının beni neden boğazlayarak öldürdüğünü anlamamıştım. Bana bu kadar iyi davranan bir insan beni neden öldürsün ki?

Atacan Okumuş