Bolu Mengen Şirinyazı Göleti için bir gezi yazısı

Bolu. Metropol hayatının yoğun ve sıkıcı rutini içerisinde, iş düşerse diğer metropole, yolculuk sırasında dağının içinden geçilen bir kent. Doğal güzellikleri ile bu yaftasını ortadan ikiye yırtan bu kent, gerçek olamayacak kadar güzel doğa elemanlarına ev sahipliği yapıyor. Okulun düzenlediği etkinlik ile yüz yirmi kişi otobüslere doluşup Türkiye’nin aşçı fabrikası Mengen’e yola çıkıyoruz. Gidiş sebebimiz ise bu sefer yemek yeme değil. Cennetin yeryüzündeki kopyası olarak tanıtılan Şirinyazı Göleti’ne gidiyoruz. Ankara il merkezinden iki buçuk saatlik bir yolculuk, bitki örtüsünün de iki buçuk saatte ne kadar değişebileceğini gösteriyor, sarı renkten yeşile. Çoğunlukla birbirini tanıyan yolcuların bulunduğu otobüsler, gırgır şamata halinde yolculuğunu gölette sonlandırıyor. Otobüsün kapıları açıldığında, burunlarımızın ucundan akciğerlerimizin en dip köşelerine dek yanma başlıyor, etrafımızı sarmalayan bu kadar ağaca ve ürettikleri oksijene hiçbirimiz alışkın değiliz. İnmeden otobüsün camından kafalarımızda kurduğumuz doğa yürüyüşü rotalarını hemen uygulamaya başlıyoruz. Gerçeküstü bir doğal güzellik bizi karşılıyor. Yıllarca izlenilen bilimkurgu filmlerinin muhtemelen ayak bastığımız yerlerde çekiliyor olma ihtimali herkesin kafasından geçen fakat kimsenin dillendiremeyeceği kadar ahmakça ama bir o kadar da mümkün bir ihtimal. Klasik doğa tefrişlerinden tamamen bağımsız, karakterli bir doğa bizi karşılıyor. Nereden geldiği henüz belli olmayan bir şırıltı, onlarca kişinin aynı anda, dökülmüş yaprakları ayaklarıyla dövmelerinden dolayı kulağa çalınan bir hışırtı ve insanların hayret dolu sesleri, Şirinyazı hakkında aklımızda kalacak ses tefrişlerinden yalnızca birisi. Yürümeye devam ettikçe şırıltının kaynağının, onlarca metre boyunca yamacın altından süzülüp ana akım suya karışan, yolda yürüyenleri kıskandıracak güzellikte ilerleyen bir dere olduğunu görüyoruz. Etrafımızdaki insanlar çevre güzellikleri gördükçe, ilk insan nasıl doğa olaylarını direk yüce bir güç ile bağdaştırdıysa, aynen gezi ekibi de bizi sarmalayan bu doğa güzelliğini yüce bir güce yorarak evrim teorisini kanıtlarcasına davranıyorlar. Yol yavaştan tehlikeli bir hal almaya başlayınca rotamızı geri çevirip başlangıç noktamıza dönüyoruz. Ardından gelmemizin asıl sebebi olan gölete doğru yamaçtan aşağı inmeye başlıyoruz. İnsan psikolojisi, özellikle doğal ortamlarda, ne kadar da bariz bir şekilde gözlemlenebiliyor. Tercih edilen en kısa yol, arzulanan yol ile gölete doğru iniyoruz. İnsan yapımı bu su birikintisine eşlik eden doğanın eseri ağaç dokusu hepimizi büyülüyor. Göle hakim, çok hafif eğimli bir yamaca konuşlanmış kulübe görüyoruz. Ellerimizde içeceklerimiz, kulübeye doğru küçük bir grup olarak ayrılıyoruz. Kulübenin manzarası ise hepimizi konuşmadan anlaşmaya zorluyor. Mutlak bir se ssizlik hissi, göle paralel uzanan heterojen dağılmış ağaçlar ve sağ tarafımızdan gelen inek sürüsünün gamsız çan sesleri. Bu noktada geçirilen on beş dakika en az iki aylık tatile eşdeğer. Sahnenin huzuruna ayak uyduran grubumuz yarım saat boyunca bir kelime dahi etmiyor. Sessizce sahneyi izliyoruz. Ardından yine eşzamanlı bir şekilde karnımızın acıkması ile etkinlik kapsamında vaat edilen yemek için başlangıç noktamıza yeniden dönüyoruz.

Akşamüzeri hafif serpiştiren yağmuru abartan bir sis tüm yamaca oturuyor. Puslu hava içerisinde, bir ağacın altına konuşlandırdığımız masamız ile manzaranın keyfine rakı ile varıyoruz. Bir duble rakıyı tamamlayacak olan, bu sefer su ya da şalgam suyu değil, bir kadeh manzara. Meze tabaklarına çarpan çatal bıçakların sesleri, hemen aşağımızda çoktan başka diyarlara transfer olmuş diğer gezi arkadaşlarımızın horon oynarken bağırdıkları komutlar, mutlu çiftler ve kahkaha sesleri, manzarayı tamamlar nitelikte. Görüş mesafesinin iyiden iyiye düşmesi ile birlikte otobüslerimize doluşuyor ve yaşadıklarımızın bir rüya olmadığını birbirimize az önce gördüğümüz şeyleri hepimizin gördüğünü teyit etmemizle anlıyoruz. Ankara’ya geri döndüğümüz iki buçuk saati, en kısa sürede Şirinyazı Göleti’ne geri dönme planlarını kurmakla

This slideshow requires JavaScript.

geçiriyoruz.

Advertisements

Cana’da Düğün (The Wedding at Cana)

Öèôðîâàÿ ðåïðîäóêöèÿ íàõîäèòñÿ â èíòåðíåò-ìóçåå Gallerix.ru

Cana’da Düğün (Kurmaca)

Yazar : Atacan OKUMUŞ

Avusturya Arşidükünün biricik kızı Eleanor, yıllar boyunca kendisine türlü hediyeler ve iltifatlar ile kur yapan Fransız Kralı I. Francis’e sonunda olumlu yanıt verir ve iki yalnız insan evlenmeye karar verirler. Düğün, Francis’in kafasında yıllar boyunca en ince detaylarına kadar planlanmış, bu nedenle düğün hazırlıkları tarih boyunca görülmemiş derecede hızlı yapılmıştır. Altı gün içerisinde yüzlerce şarap fıçısının ve onlarca hayvandan çıkan etlerin tamamen hazır bir şekilde düğün gününe yetişmesi bile düğünün şanını binlerce yıl sürdürecektir. Düğün günü gelmiş çatmış, tüm hazırlıklar tamamlanmış, imparatorluk avlusu muazzam bir öğle vaktinde davetlileri beklemektedir. Arka fondan gelen telli ve vurmalı çalgıların ahenginden doğan eserlerin ortama yaydığı neşe, Eleanor ve Francis çiftinin hissettiği mutluluğun yanında bir hiçtir. Davetliler düğün hazırlıklarının hızını aratmayacak ivedilikte masaları doldururlar. Arkadan gelen keyifli bağırışlar ve bardakların birbirine çarpma sesleri birbirleriyle yarışırken kimin getirdiği belli olmayan köpeklerin ortamdaki heyecana itiraz edercesine havlamaları ses yarışında emin adımlarla ilerlemektedir. Davetliler neşe içerisinde şaraplarını yudumlarken, birbirini takip eden üç adet bardak çınlama sesi duyulur.

Fransız Kralı I. Francis heyecandan titreyen sesi ile, “Değerli misafirler, değerli dostlarım. Naçizane gönlümün yıllardır tek sahibi olan biricik sevgilim Eleanor ile geçireceğimiz bir koca ömrün ilk gününde bizlere eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz.” Davetliler, yıllardır beraber çalışan bir orkestranın üyeleriymişçesine hep bir ağızdan “Evet !” diye bağırırlar. Francis, kalbi ile ağzının beraber davranmasına bir an olsun şaşırmadan konuşmasına devam eder, “Bugün sizlere düşen görev, içebildiğiniz kadar şarap içmek ve bu günü sonsuza dek sevgi ve mutluluk ile hatırlamak! İyi eğlenceler! ” Tüm masalardan kutlama sesi tefrişleri duyulur ve eğlence devam eder.

Düğünün başlamasındansa, bitmesine daha yakın bir zamanda, imparatorluk avlusunun gaz yağı ışıkları imparatorluk askerleri tarafından birer birer yakılır. Gaz lambalarının titreyen ışığı, sonbaharda dökülen yapraklar gibi birer birer azalan şarap fıçılarını herkesten saklar.  Francis’in çocukluk arkadaşı ve yaveri Tiziano, tüm davetlilerin sarhoş olmasını kıskandırmayacak kadar kafayı bulmuş olan Francis’i avluda bir masaya yüzükoyun uzanmış ve kendinden neredeyse geçmiş bir şekilde bulur, şarapların neredeyse tükenmiş olduğunu, geriye yanlızca elli kadeh kadar şarap kaldığını söyler. Francis bu tat kaçıran haberin ardından oturduğu yerde doğrula doğrula, saniyeler içerisinde sarhoşluktan çakırkeyifliğe, çakırkeyiflikten ise dinçliğe geçer, “Bana İsa’yı bul.” Tiziano derhal düğünün onur konuklarından İsa’yı bulur ve durumu anlatır. İsa, evinde kendi kendine denediği suyu şaraba çevirmeyi ilk defa insan içinde yapma kararı alır ve imparatorluk askerlerine boşalmış şarap fıçılarını derhal su ile doldurtmayı emreder. Su dolu fıçıların içlerine bakıldığında tamamı ile şarap ile dolduğunu farkeden imparatorluk askerleri Tiziano’ya gidip, tanımadıkları bir adamdan aldıkları emiri uyguladıklarını ve suyun şaraba dönüştüğünü anlatırlar. Tiziano olaylara her mantıklı insanın vereceği bir şekilde tepki verip, Eleanor’un yanına gider, “Kocan dünyanın en cömert insanı. Diğer soylular ne yapar? Düğün başlangıcında en kaliteli şarabı davetlilere sunup, insanların hızlıca sarhoş olmasını beklerler. İnsanlar zil zurna sarhoş olduklarında ise en kalitesiz şaraplarını sunarlar ki eldeki tüm şaraplar bitsin. Ama kocan Francis, en kaliteli şarabı en sona sakladı. Değerini asla bilmemezlik edeyim deme!”. Eleanor ise sırıtarak cevap verir, “Ben o zaman diğer soylulara mensubum!” der ve kahkahayı basar. “Gençliğimin başlarında babam, en kaliteli şarabı, yani kendimi, taliplerime sunarak insanların sarhoş olmasını bekledi. Yavaş yavaş yüzümde kırışıklıklar belirince ise zil zurna sarhoş Francis’e beni sundu ki elindeki tüm kızlarını politik kişilerle evlendirmiş olsun. Yani demek ki biz diğer soylulara mensubuz!” Tiziano, Fransız Kralı I. Francis’in kandırılmış olduğu sırrını, alanda ses yarışını kazanmış telli ve vurmalı çalgılar eşliğinde kendine saklar ve Fransa Krallığı’nın çöküşünün ne zaman başladığını bilen üç insandan biri olarak ömrünün sonuna dek bu sır ile yaşar…